Perşembe, Eylül 20, 2007

Olympos'ta bir basina

Yalnız olmak nadiren, -kısa süreliğine - iyi olabilse de, yalnız kalmak kadar boktan birşey olamaz. Ben bugün bunu anladım ve bu yüzden çok mutluyum.

Salı, Ağustos 14, 2007

Dolu dolu yasa

Buralar boş kalmasın. Her sayfa doldurulmalı. Boşluk yok. En azından bir çizik ya da silik bir nokta. Dolu dolu yaşa. Fazla umursama. Demek ki azıcık da olsa umrunda. Pekâlâ, umursa madem.

İyi olmakla aptal olmak arasındaki sınırı biliyor musun peki? Sınırın karşısına çok fazla geçmek tehlikeli olmalı. Ama doğuştan vizen var senin. Süresiz. Saf. Kendine gel. Yok gelme. Bu zaten sensin. Kendini değiştir. Yoksa olmaz. Olmuyor.

Cuma, Haziran 29, 2007

Sigur Ros [Agaetis Byrjun #02] Svefn-g-englar

Yunuslar serin okyanus suyunda tıpkı ılık bir meltemde dalgalanan akasya ağacının yaprakları gibi usulca süzülüyorlar. Uçsuz bucaksız bir maviliğin içinde; bilinmeyenden bilinmeyene...



Üç noktanın okuyucuda uyandırdığı gizem ve hayalgücü kullanma tetiklenmesi yazarın bu numarayı yaparken yaşadığı hazla doğru orantılı.

Bu masum ve sevimli varlıkların mavi sonsuzluktaki yolculuğuna kuşkusuz ki hepimiz imreniriz. Kaçımız şimdiye kadar en azından bir kereliğine yunus olmayı hayal etmedi ki? Bir balık olup denizin dibini gezmeyi, bir martı olup gökyüzünde süzülmeyi? Fare olmayı düşleyen oldu mu hiç aranızda?

Cuma, Haziran 15, 2007

FF

Kim bastıysa çeksin elini fast forward'dan.

Durulsun ortalık.

Çok hızlı herşey, yetişememek söz konusu.

Yavaş, daha yavaş, yavaş, yaavaaa şşşş.

Çarşamba, Mayıs 02, 2007

Ben boyleyim

bulurum sandım
çok yakındaydı sanki
ben ise yeteri kadar bulunamadım
yine kaçırdın gözlerini
aralayamadım sır perdesini

oysa ki ayak seslerini duyuyorum
nefesin serin bir rüzgâr gibi
okşuyor sanki bedenimi

anahtar yine yok yanımda
açamıyorum bâb-ı âli'yi
kapının altından uzatsaydın tokanı belki
belki o zaman kavuşabilirdik

yine ayak sesleri
uzaklaşıyor sanki
gitgide azalıyor ses
ve işte bitti

Paylastikca artan tat

Elimde bir kalem. Zıngır zıngır. Bulunmak istemediğim bir yerde, zamanda ve ortamdayım. Herşey anlamsız benim için. Yuvarlanıp gitmek bu olsa gerek. Çevremdekiler anlamlı gibi görünüyor. Saydam bir boşluk sanki. Bir paravan gibi. Herkes orada görünüyor ama kimse yok pekâlâ. Paylaştıkça artan tat ise çok uzaklarda. Keskin ve dikkatli gözlerle onu arıyorum etrafımda. Ancak dediğim gibi; yanlış zaman, yanlış mekân.

Cuma, Mart 16, 2007

Tek kelimeyle mukemmel!

Herhangibir şeyden bahsederken; bir düşünce olur, bir konu hakkında yorum olur, albüm kritiği olur, film eleştirisi olur... Tek kelimeyle özetleme meraklıları vardır hani. "Tek kelimeyle harikulâde!" Yok ya? Ne kadar da güzel özetledin herşeyi. Bir de afili bir kelime seçmişsin, uzuncasından. Anlatımın kuvvetlendi, entellektüel de oldun gözümde, sırtın yere gelmez artık. Ne bu şimdi? Sen kimsin? Seçtiğin o tek kelimeyi neye göre belirliyorsun? Ben de bir film eleştireyim öyleyse.

Tek kelimeyle mükemmel!

İki kelimeyle mükemmel iğrençlikte.

Bir cümleyle özetlemek gerekirse:
"Mükemmel iğrençlikte şiddet sahnelerine sahip olmasına rağmen; özgün senaryosu, adeta akıp giden replikleri, çekim tekniklerinde kullanılan yaratıcı öğeleri, görüntü yönetmenliğindeki sadeliği, seslendirmede ülke standardının çok üstünde kalitesi ile bu film, genç ve tecrübesiz yönetmenine rağmen uzun süre isminden söz ettirecek gibi görünüyor".

Olmuş mu? Bence fena olmadı. İki kelimeyle fena olmadı.

Anlatılan şeye koyulan sınırlardan nefret ediyorum. Evet, gıcık ediyor beni o sınırlar. Kompozisyon yazmanı isterler, sonra da 350 kelimeyi geçmesin derler. Zaten konuyu falan herşeyi sen belirliyorsun, utanmadan üstüne kelime sınırı koyuyorsun. Ben yazmayayım o zaman, buyur sen yaz. Ben 350 kelimeye sığdıramıyorum belki senin istediğin konudaki düşüncelerimi.

Alt sınır da var tabii bunda. En az da 150 kelime olmalı. Gıcıklık değil mi, ona da karşıyım ben işte. O kadar alakasız bir konu vermişsin ki; o konu hakkında fikirlerim oldukça sığ, bilgisizim ben belki. 137 kelimede kalabiliyorum ancak. N'olacak şimdi? Cümleleri uzatıp aralara bağlaçlar mı ekleyeceğim yani? Hem oturup sayacak mısın sen kaç kelime yazmışım diye? 351 kelime yazsam anlayacak mısın?

Cuma, Mart 09, 2007

when the tigers broke free (telefon)

Tüm zil sesleri açık.

Telefonum oldukça ukala, kendini uzay gemisi falan sanıyor. Telefonuma ziller takıp "çıkı çıkı" yapmak istiyorum. Belki o zaman biraz daha samimi olur benimle. "Abi zilleri açtım, dikkat et derse falan girme bu şekilde, rezil olma..." der o zaman. Bana bu kadar resmi davranmasının nedeni onu arada sırada düşürmem olabilir. Ekranı çizik doldu. Pilinin de koruyucu tabakası bir miktar sıyrıldı. Ona bu şekilde davrandığım için kendini bana yakın hissedemiyor. Bazen bakıyorum, kendi kendine kapanmış. Bir telefon neden bu kadar ilgi bekler ki? Ya da ben niye ondan bir yakınlık bekliyorum?

Anlamadım gitti...

Cuma, Mart 02, 2007

Tozlu bir taslak

Haberin var mı? Manası yoktur. Yok mudur? Yok.
Fantastik. Gaflet. Dalalet. Herşey bir garip. Herkes garip. Herkes farklı. Bu normal ve doğal. Öyle olması lazım. Ama ortada buluşmak lazım.

Saçları rüzgarda dalgalanan kız. Saçları rüzgarla dalgalanan kız. Önemli olan saç veya saçın sahibi olan kız mı ki burada? Bence rüzgar önemli. Dalgayı yaratan o.

Perşembe, Şubat 15, 2007

Limonata

Meyve suyu içiyoruz biz. Meyveleri sıkıp suyunu çıkarıyoruz. Portakal suyu, vişne suyu, elma suyu... Limonu da sıkıyoruz. Ama onun adı limon suyu olmuyor. Limonata diyoruz ona. Limon ekşi tabii. Suyu da ekşi. Şeker falan konuyor içine. Sonra adı limonata oluyor. Greyfurt da acı. Ben ona da şeker koymak isterim. Ama adı greyfurtata olmasın. Çok itici olurdu o zaman. İçmek istemezdim öyle isme sahip bir meyve suyunu. Şekerli greyfurt suyu derlerdi galiba ona. Öbürü de şekerli limon suyu olsa mesela. Ama böyle de çok çocuksu oldu. Evet evet, paşa çayı gibi bir şey oldu bu sefer de. Daha iyi bir isim bulana dek limonata demeye devam.

Tekerlekler

Bir de şey var. Arabalar var ya. Tekerlekli bunlar. Arabalar ilerledikçe tekerlekler de dönüyor. Gözümüzle görüyoruz. Araba hızlanınca tekerlekler de daha hızlı dönüyor. Ama bu tekerlekler daha da hızlanınca sapıtma eğilimi gösteriyor. Takip edemiyoruz. Bazen geri geri dönüyormuş gibi oluyor. Hem biraz daha hızlanırsa araba, o zaman da tekerlekler duruyormuş gibi oluyor.

Böyle kendimi ifade edemedim, ben bile okuyunca nasıl olduğunu anlamıyorum şu durumda. O yüzden şekil üzerinden bakalım bir de. Tekere bir çizgi çizelim ve arabanın hızına göre teker döndükçe çizginin durumuna bakalım.

Şimdi öncelikle çizgi birim zamanda bir çeyrek ilerlesin. Buradaki birim zaman bizim gözümüzün algısı aslında. Yani her aşamada gözün çizgiyi bir çeyrek ilerde göreceği hızda dönsün tekerlek:


Gayet normal dönüyor. Peki biraz hızlanalım o zaman. Birim algı zamanında iki çeyrek hareket etsin bu çizgi:


Araba hızlandı, tekerlekler de hızlandı. Algımız gayet normal. Daha hızlı tekerlekler görüyoruz. Araba daha da hızlansın. 3 çeyrek:


Tekerlek sağa dönüyor aslında ama biz onu sola dönüyormuş gibi görüyoruz artık. Garip bir şey bu tabii. Biraz daha hızlanırsa daha da garip olacak. Evet, dört çeyrek:


Dönmüyor sanki? Aslında yukarıdakilerden en hızlı döneni bu. Tamamen algı yanılsaması.

Yercekimi

Böyle herşey ne kadar da düzenli görünüyor. Evler falan var. Yollar var. Yokuş yollar. Üzerinde arabalar gidiyor. Kaldırımlarda insanlar yürüyorlar. Yokuş yukarı yürürken biraz daha zorlanıyorlar. Aşağı yürümek daha kolay ve daha az yorucu. Su akıyor yolun kenarından. Yukarıdan aşağıya doğru akıyor. Yol düz olsa o da olduğu yerde kalırdı. Kafe var. Sandalyeler, masalar. Hepsi yerde duruyor. Biz yerlerini değiştirmedikçe öyle duruyorlar. Masadaki kültablası, bardak, telefon, sigara da aynı kaderi paylaşıyor. Herşey yerde. Havada uçan bir çakmak veya gökyüzünde süzülen bir araba görmek neredeyse imkânsız. Acayip bir düzen kurulmuş. Kafaya düşen bir elma sonucu farkına varılan bir düzen. Yerçekimi. Ben de bugün fark ettim. Bu kadar karışıklık arasında meğer baya düzenli şeyler de varmış.

Cuma, Şubat 09, 2007

Onemse-me-mek

Önemsememeyi öğrenmek lâzım. Başka türlü hayat çok zor. Ne kadar da saçma! Sevdiğin birisini önemsemeyeceksin de neyi önemseyeceksin? Ama önemseyince değerin azalıyor onun gözünde. Garip. Mantıksız. En azından bana çok mantıksız geliyor. İlişkiler kıskançlık ve birbirini sallamama üzerine kurulmamalı. Bu davranış tarzı çok gaddarca. İyi niyet suistimal ediliyor gibi. Birisine onu sevdiğini söylemekten daha güzel bir şey olabilir mi? Herşeyi bitiren altın bir cümle. Söylenince herşeyi yok eden zehirli sözcükler. Neden söylenmemesi gerekiyor? En üst seviye olduğu için mi? Ötesi mi yok? Tabu olmuş sanki. Bu da bir oyundu zaten. Susan Sontag'ın şu cümlelerinden yola çıkarsak:

"Doğru söz her zaman takdir görür ve başkalarını incitme korkusu, lüzumsuz ve abartılı bir şekilde ihtiyatlı davranmaya iter insanı. İnsanlar iyi kalpli olduklarından değil, gerçeği bilmeye düşkün olmadıkları için başkalarını gücendirmekten veya incitmekten korkarlar."


Bu noktada, başkalarını incitme korkusunun, aslında kendini kandırmaya yönelik bir bahane olduğu ortaya çıkıyor. Bu yapmacık korku temelde bencillikten kaynaklanıyor. Ortada bir korku olduğu âşikâr. Ancak, korku unsuru karşıdakinin değil, kişinin kendisinin incinmesi üzerine kurulu. Yarattığın etkiye onun vereceği tepkiyi önceden kestirememek, ve tepkinin kötü olması sonucunda incineceğini düşünmek. O noktada gerçekle yüzyüze gelmek. Tepki ne olursa olsun gerçekle yüzyüze gelinecek bir şekilde. Ortaya çıkacak gerçekten hoşlanmama ihtimali üzerinde durarak oluşan bir korku bu, evet.

Peki gerçek ne o zaman? Bu oyunların içinde gerçek kendisine nasıl yer bulacak? Susan Sontag şöyle bir şeyler demiş bu konuyla ilgili olarak:

"İnsanlar gerçeğin, sadece onlar gerçeği dile getirdikleri zaman var olduğunu anlayabilselerdi, ona daha çok saygı gösterirlerdi. Gerçek, bilinen bir şey değil, her zaman söylenen bir şeydir. Konuşma ya da yazışma olmasaydı, herhangi bir şeyle ilgili bir gerçek de var olamazdı. Bu yüzden benim hayatım ve uğraşlarım bence gerçek değildir. Onlar sadece benim hayatım ve uğraşlarım. Ama şimdi yazmaya kapıldım. Ve hayatımı bu anlatıya taşımaya cüret ederek gerçeği söylemek gibi dehşetli bir sorumluluğu üstleniyorum. Üstlendiğim bu anlatının güç bir iş olduğu kanısındayım; kendim hakkında doğruyu söylemek ve 'ne oldu', 'neler yaşandı' gibi gerçekleri dürüstçe anlatmakta zorlandığım için değil ama; ısrar ederken, kışkırtırken, kandırırken, başkasını değiştirirken gösterişçi bir tavırla gerçeği aktarmakta zorlandığım için."


Gerçek yok aslında. Onu biz yaratıyoruz. Gerçeğin oluşması için iletişim gerekiyor. Tek başına hiçbir anlamı yok. Çünkü zaten yok. Kendi içinde yaşadığın gerçek? Hımm. Gerçeği yazarak yaratıyor, okuyarak keşfediyor, konuşarak paylaşıyoruz; birlikte oluşturuyoruz. Korkuların üstüne gittikçe gerçekler de açığa çıkıyor.

Çarşamba, Şubat 07, 2007

Cesaret ve korku

Korku gerçekten de hayatımızı domine ediyor ve malesef ona yön veriyor. Verdiğimiz -aslında- veremediğimiz kararlar onun yüzünden hep. Kaybetme korkusu. Korkuların en acımasızı. Acayip korkak birisiyim ben. Riske girmek? Zor geliyor. Aslında çok kolay olmalı. Cahil cesareti gerektiğini sanmıyorum. Önemli olan harekete geçmek. Ortalama yaşam. Sürekli güvenli tarafta kalmak. FS=1 (Mühendislikte Factor of safety olarak geçer-güvenlik sayısı) Düşüncelerdeki kopukluklar. Zaman mı kazanıyorum? Tren kaçmasın ama. Böööh.

Asosyalite. Kendi mutsuzluğumuzu konuşarak farklı bir şeye çevirdik. Şu anda gayet iyi hissediyorum sanırım. Elemanlar da çok yakın davranıyorlar. Özel yapım fındıklı votka ikram ettiler bize. Shotlarımızı saklıyoruz. Hep beraber içmek için. Biraz da kendimize gelmek için bekledik aslında. Kafalar gayet iyi çünkü. Kahve içme serüvenimiz. Hiçbirimiz böyle bir gece planlamıyordu eminim ki. Neler neler konuşuldu. Neler konuşulmadı ki? Meğerse ne dertlerimiz varmış. (Bir önceki noktayı koymak istemedim kalem sürttü.) içimizde. Bu samimi ortamı başka bir zamanda başka bir yerde oluşabilir mi bilemiyorum. O ne keskin kokudur. Sakladığımız votkaların değeri gitgide artıyor sanki. Off. Hayat bu kadar güzel mi ki acaba? Eve nasıl gideceğimizin dışında bir problemimiz yok şu an. Hobarey.

Cumartesi, Şubat 03, 2007

Gunes

İlginç bir hava. Yeterince soğuk. Rüzgâr ensemden girip gövdemi titretiyor. Gelen çocuk kafamı karıştırdı. Yalnız insanlardan bahsedecektim. Peşpeşe iki çocuk gelerek ayakkabılarımı boyamaya çalıştı. "Boyayalım abi, temiz olur." İkincisi daha azılıydı. "Abiiii bişey diicem. Abii bi ikiyüzellibin. Abii o zaman bi sigara ver be..." Ondan kurtuldum. Bir çiftin yanına gitti, eğilip boyamaya başladı erkeğin ayakkabısını.

Etrafta tek başına olup da mutlu görünen bir insan yok. Genelde hüzünlüler. Aynen şu güneş gibi. Yoğun bulutların arasından sıyrılıp yüzümü aydınlatan güneş. Birkaç dakikalığına.

Sonra yeniden bulutların arasında kayboluyor.
Bulutların arkasına saklanıyor.
Bulutlar tarafından engelleniyor.

Hepsi bir yalan aslında. Bulutlar olmasa da... Güneş, bulutlardan kurtulsa da ısıtmıyor. Sadece göstermelik. Birazcık ışık, o kadar. Bütün bunlar bir tuzak. Başka bir ilüzyon. Buna rağmen güneşe ulaşma arzusu. Kendini gösterince içimde beliren, her defasında daha sonra buruk bir tat bırakacak olan mutluluk hissi.

Güneşe çıkmadan geceyi beklemek de bir tercih. Orada sahtelik yok. Ya da başka bir mevsim, başka bir güneş. Daha gerçek, daha samimi.

-Efendi oğlum bi cigaran var mı?

Tıpkı deniz gibi. Rüzgâr, dalgalar. Herşey berrak orada. Tüm ruh hâlini dışarıya yansıtıyor. Kuşlarla da dost. Özgürlük.

Aynı gün kaydedilmiş olan "Güneş şarkısı".


Perşembe, Şubat 01, 2007

Tuhaf

Fantastik. Renkli. Canım "d" harfi ile başlayan bir kelime yazmak istedi. Düşündüm. Aklıma "davlumbaz" geldi. Anlamını biliyor muyum? Bildiğimi sanıyorum. Mutfaklarda bulunan ve kötü kokuları emen zımbırtı olsa gerek. Kutsal bir amaca hizmet ediyor.

Düşünmek. Davul. Dilimlemek. Epey kelime varmış. Donnie Darko. Diferansiyel. Dolmak. Dolanmak. Dolambaç.

Çok anlamsız. Her an anlamlı mı olmalı? Anlamsız zamanlar canımı sıkıyor. İnsanlar çok tuhaf. Ben de öyle. Garipsiyorum. Bir anda her şeyin bu kadar değişmesi. Eskiden komik geliyordu. Komik bir anlamsızlık. İronik. Hâlâ anlamsız geliyor. Dünkü ben kayboldum. Fantastikliğim gitti, akışım kayboldu.

Nedenini çözemiyorum. Anlam veremiyorum. Akışa nasıl girdiğimi de bilmiyorum. Çok da kurcalamadım. Mutlu olduğum o ânı sorgulamadım. Peki bu karanlığa nasıl düştüm yeniden? Dış etkenler? Pek sayılmaz. Savunma mekanizmam oldukça gelişti. Artık onlardan etkilenmiyorum bile. İşyerinde ne kadar yoğun olursam olayım, bu beni etkilemiyor. Onları alaya alıp bir şekilde yetiştiriyorum. Bu yönden kendimi oldukça geliştirdim. Şimdiye kadar hiç ciddi bir sorun olmadı. Bu sâyede sıkıntı oluşmasına izin vermeden kısa sürede hallediyorum.

İç dinamikler. Onlar olmalı. Akışa girip çıkmadaki anahtar orada gizli. Duygusallık. Duygulardaki değişimler. Kontrolsüz. Anlaşılmaz ve keskin değişimler. Herhangi bir imge, ses, düşünce veya olay tarafından kolayca tetiklenebilen değişimler. Bir çeşit kelebek etkisi. Bu da bir tür dış etken sanırım. Yazmak iyi geliyor. Zor ve tuhaf.

Pazar, Ocak 28, 2007

Isikla cizmenin karmasikligi

Şaşırtıcı bir deneyim. Bana çok basit gelen şeyler diğerlerine oldukça karmaşık gelebiliyor. Bunun tersi de geçerli oluyor bazen. Aslında herşey işin sırrını bilmekle ilgili. Sır demek biraz tuhaf geldi şimdi. Aklım The Prestige'e gitti. Bir ilüzyonist gösterisini yaparken insanları şaşırtıyor. Onlarda müthiş merak uyandırıyor. Herkes nasıl yaptığını anlamaya çalışıyor. Mantık yürüterek kurguyu bulmaya, olay örgüsünü çözmeye çalışıyorlar. İlüzyonu yapan kişiye büyük saygı duyuyorlar. İlüzyonist sırrını açıkladığında, tüm saygınlığını yitiriyor tabii. "Aaa, demek bu kadar basitmiş" diyip bir anda herşeyi siliyor insanlar, tüm o karmaşıklık bir anda basitleşiyor, merak kayboluyor. Sihirbaz açısından bir değişiklik yok oysa ki, o yine daha önce yaptığını yapıyor. Tüm kerâmet izleyicide.

Dün benzer birşey benim de başıma geldi. Fotoğraf üzerine yaptığımız bir tartışma, ışıklı çakmak ve biraz da yaratıcılığın bir araya gelmesiyle oluşan üçleme sonucunda bazı farklı çekimler yaptım. Daha önce bazı yerlerde örneğini gördüğüm bir tekniği denedim. Birkaç deneme sonucunda gayet başarılı çekimler alabildim. Sonuç beni bile şaşırttı doğrusu.

Fotoğrafları gören kişiler değişik tepkiler verdi. Bir kısmı inanmadı, fotoşop efektiyle yaptığımı iddia ettiler. Bir kısmı fotoğraf makinesiyle böyle birşeyin yapılamayacağını savundu. Meraklı bir kesim de hangi ayarda çektiğimi öğrenmek istedi. Gece ayarında bunun yapabileceğini söyleyen daha ılımlı insanlar da oldu. Harfleri, şekilleri nasıl oturttuğumu soranlar, ayrı ayrı çekip üstüste birleştirdin mi diyenler... Onların şaşkınlığı beni şaşırttı esas. Yapılan çekim bana oldukça basit ve kolay geliyor oysa ki.

İnsanlar farklı ve nasıl yapıldığını bilmedikleri birşeyle karşılaştıklarında afallıyorlar.

Cumartesi, Ocak 20, 2007

Ne guzel

Hâlen meşgul! Yanlışlıkla elimi çizdim. Flaşlar patlayıp duruyor deminden beri. Çok oynak ritimler geliyor hoparlörden. Haftaiçi sessiz olan ve kısık müzik çalan mekâna gümbürtüler/gürültüler hâkim. Telefon hâlâ meşgul. Votka bardağı kısa sürede yarılandı. Hayatıma mutsuzluk hâkim bu aralar. Okulda mutlu değilim. Tezim de beni her geçen gün artan bir şiddetle geriyor. Müthiş bir tembellik ve motivasyon eksikliği. Bildiriyi de yazmadım. Konu çok anlamsız geliyor. Mükemmelliyetçiliğim ve gerçekten birşeyler ortaya çıkarma isteğim ile savaşıyorum. Bu savaş beynimi kemiriyor. İstiklâl'de yürürken yüzüme düşen yağmur damlaları kafamı biraz dağıttı yine de.

Motivasyon eksikliği ve kararsızlık. Kararsızlığa karşı tek silahım düşünmeden verdiğim âni kararlar. "ânibirhareketle". Sonuçlarına katlanmak zorunda olduğum kararlar. Buradan kaçıp gitme seçeneği aklıma geliyor bazen. Bu aralar daha sıkça. Belki askere. Ya da yurtdışında dağın başında bir şantiyeye. Akademisyenlik eskisi kadar sempatik gelmiyor bana.
Bu düşünceleri tartarken; bırakırsam bu günleri ararmışım gibi geliyor. Gelen gideni aratır misâli. Ne de olsa çalışma koşulları rahat ve esnek. Sürekli düşünmek. Düşünmeyebilmeyi başarmayı / düşünmemeyi başarabilmeyi düşünmek de buna dâhil. Kendi kendimi yoruyorum sanırım. Şirince gezisi de yalan oldu.

Alkole düşüncelerimi bulanıklaştırmak için sarıldım galiba. Bazen berraklaştırsa da...

Yalnız kalmak hoşuma gidiyor. Özellikle yürümek. Yağmur altında. Müzik ve çimen/toprak kokusu eşliğinde. Disko müziğiyle gürültülü bir ortamda tek başına oturmak. İstediğim tam olarak bu değildi aslında. Bu günde, bu saatte daha iyisini bulamadım.

Boş, yeni bir sayfa. Dolu, yeni bir bardak eşliğinde. Öğrencilik hayatı bitince yazmayı bırakıyor insan. Kişisel olarak uğraşmıyorsa eğer. Düşündüm de, annem veya babam hiç yazı yazıyor mu acaba? Babam işyerinde reçete falan yazıyor tabii. Ama o kadar sanırım. Eskiden mektuplar yazılırdı. Hatırlıyorum; yeni yıl yaklaşırken UNICEF kartlarına yeni yıl tebriği yazarlardı. Akrabalara, tanıdıklara. Artık o da yok. Telefon veya SMS'le hallediliyor bu ufak ayrıntı. Her şey dijitize olma yolunda ilerliyor. Aklıma gelen onlarca benzer örneği sıralamaya gerek yok.

Amma gürültülüymüş burası. Kızların kahkaları ne gıcık geliyor kulağıma. Sıkıldım. Eve gitsem napacağımı bilmiyorum. Aslında biliyorum. Müzik açıp MSN'e gireceğim. Birkaç youtube videosu izleyip, e-maillere bakıp, üye olduğum forumlarda yeni mesaj var mı diye bakacağım. Biraz sıkılınca web sitelerinde gezer, o da kesmezse gitar çalarım. Uykusuzluktan bitâp hâle düştüğümde de yatarım. Ne güzel.

Cumartesi, Ocak 13, 2007

Unutma Sureci

"some dance to remember, some dance to forget"
Eagles, Hotel California.


Unutmak birkaç aşamadan oluşuyor. Önce, ilk önce, unutmaya karar vermek gerek. Bu ilk adım unutma sürecinin belkemiği. Yoğun bir kararlılık gerektiriyor. Kendini gerçekten unutmaya iknâ etmen gerek. Yoğun bir kararlılık.

Karar kesinse, unutma sürecinin başladığı aşamaya geçebilirsin. Bu en tehlikeli bölüm. Ne kadar kararlı da olsan başladığın yere geri dönmene neden olabilecek döngüler bu aşamada seni bekliyor. Bir koku, bir ses, bir imge seni ele geçirmek için bekliyor orada. Ne yapsan onu hatırlatacak olan bir zaman süreci geçireceksin. Tek amacı seni yakalayıp tutsak etmek onun. Bu kısmı en az acıyla atlatabilmek için kendine yardımcı olmalısın. Yaşam tarzını değiştirmek iyi gelecektir. Gün içinde yaptığın şeyleri değiştirmeli, farklı yerlere gitmeli, hatta mümkünse bu süreç boyunca farklı bir mekânda bulunmalısın. İmkân dahilindeyse başka bir şehire, meselâ ufak bir tatile çıkmalısın. Yine de onu hatırlatacak şeyler sürekli karşına çıkacak. Bazen o yokken yaşamının ne kadar anlamsız olduğu fikrine kapılacaksın. Seni altüst edecek düşünceler sürekli kafanda dolaşıp seni huzursuz edecek. Bu yüzden kendini meşgul edecek birşeyler bulmalısın. Onu düşünecek fırsatın olmamalı.

Yine bu süreçte uyuma süreci baş gösterebilir. Bedenini yormalısın. Zihnin uyumak istemese de, bedenini yeterince zorlarsan önünde sonunda yorgun düşüp uyuyacaksın. Koş, zıpla, yüz. Onu hatırlatmayacak arkadaşlarınla gez. Yalnız dolaşacaksan da düşünme. Düşünmemeyi; daha doğrusu düşüneceğin şeyleri seçebilmeyi öğrenmelisin. Bu uzun ve sabır isteyen bir süreç. Pes etmemelisin.

Direnmelisin. Başaramıyorsan eğer, malesef yanlış yoldasın. Çok erken davranmışsın, kararlı değilsin ve kendini iknâ edememişsin. Bu korkunç döngüye girmek istemiyorsan, bu aşamaya geçmeden önce iyi düşünmelisin. Herşeyi kafanda tartıp kararını kesin olarak vermeli ve bu kısma iradeli bir şekilde geçmelisin. Unutma aşamasında çektiğin acı ve akıttığın gözyaşları süreci başarıyla tamamladıktan sonra sahip olacağın anıya kaydedilecek ve onun anlamını arttıracak. Yıllar sonra geriye baktığında bunları tebessümle anacaksın.

Unutma aşamasını başarıyla tamamladıktan sonra yeniden yapılanma sürecine giriyorsun. Bu bölümde hayatına kaldığın yerden devam ediyorsun. Burası "hayat güzeldir" bölümü. Bu süreç doğal bir şekilde gelişiyor. Bir önceki aşama tamamlanmadan buraya geçmek pek mümkün değil. Unuttuğun kişiyle yaşadıkların, paylaştıkların birer anı olmaya başlıyor. Bu noktada onunla tekrar görüşmeye başlayabilirsin. Bu tamamen sana kalmış. Onunla dost olarak kalmak istiyorsan bunu yapmalısın. Bu karar içinde bulunduğun duruma göre değişebilir elbette. Eğer kendine güvenmiyorsan veya onun dostluğuna ihtiyaç duymuyorsan pas geçebilirsin.

Tüm aşamaları başarıyla tamamlayabilirsen eskisinden daha güçlü olduğunu hissedeceksin. Mutlu ve hüzünlü acılara sahip olacaksın, -kimbilir belki torunlarına anlatırsın- ama en önemlisi, başarabilirsen birçok şey paylaştığın çok iyi bir dosta sahip olacaksın.

Perşembe, Ocak 04, 2007

G

Şapkanın harfleri yumuşattığı bir dile sahibiz. G harfine şapka takınca yumuşak g (ğ) olmakta. Şapka insanları da yumuşatıyor mu acaba? Onları daha sevimli ya da daha nazik, daha kibar bireyler hâline mi getiriyor? Kişinin taktığı şapkaya göre değişmekte bu. Yumuşak g’deki şapka ters bir şapka zaten. İnsanlar da taktıkları şapkaya göre farklı dış görünümlere-kişiliklere sahip oluyorlar. Örneğin kepi yan takınca bir rapçi, kasket takınca olduğundan daha yaşlı, çiçekli böcekli şapka takınca eğlenceli –belki biraz da uçuk kaçık–, NY veya benzeri bir logoya sahip şapka takınca sportif, fötr şapka takınca ciddi, takke takınca dindar, huni takınca da deli damgası yiyor bireyler. Hiç tanımadığımız birinin sadece taktığı şapkaya bakarak onun nasıl bir insan olduğuna dair fikirler ediniyoruz, yaşam tarzını kafamızda şekillendiriyoruz, karakter analizini yapıyoruz. Bu oldukça önyargılı bir yaklaşım da olsa, bilinçaltımızda –ya da bir yerlerde– bir şekilde böyle garip düşünceler var sanırım. Dış görünüşe göre bireyin tüm yaşam hikâyesini bildiğini sanma, ortaya dökme isteği.