Cumartesi, Aralık 30, 2006

Ciftlik

Çiftlik Mahallesi. Asıl adı İstiklal Caddesi. Ama Çiftlik diye dolanmış ağzımıza. Çiftlik olarak ünlenmiş Samsunlu'lar arasında. Gençlerin en çok rağbet ettiği, turladığı uzun cadde burası. Samsun'da belki de nitelik olarak değişmeyen tek yer. Gençlerin yegâne buluşma mekanı. Bir restorana gidilir, döner yenir, sonra cadde boydan boya turlanır, sonra bir kafeye oturulur birşeyler içilir, yine turlanır. Hepimiz bu sıradan günleri yaşarız burada. Değişen şey; bir gün döner yerine pizza, başka bir gün kebap belki, kafe yerine internet kafeye gidip oyun oynamak, ya da 56'ların başındaki parkta oturmak. Ama mutlaka Çiftlik'te geçirilir bu zaman ve o cadde baştan başa en az bir kere gidinip gelinir.

Birbuçuk sene sonra yeniden görülen Çiftlik'te pek bir fark yoktur. Dükkanların patlak hoparlörlerinden yükselen cıstak cıstak disko parçaları, gençlerin arabalarından gelen yüksek baslı ritimler. Belki biraz daha ışıl ışıl her yer... İnsanlar daha bakımlı sanki. Kızlar daha çok dikkat çekmek istercesine süslenmişler, erkekler de kuaförden yeni çıkmış gibi. Havanın soğukluğuna rağmen kalabalık bu cadde, havanın soğukluğuna bakmaksızın insanlar dolaşıyor bu caddede.

Yılbaşı öncesi ve her zamankinden daha ışıl ışıl Çiftlik. Işıklı noel baba şapkaları, maytaplar, simli parlak şapkalar, maskeler, çeşit çeşit ampüller, süsler, kırmızı iç çamaşırları. Plazma televizyonlu mağazaların sayısı artmış, daha çok marka ürün satan yerler açılmış, pek bir modern olmuş etraf. Gıdım gıdım ilerleyen bir taşıt trafiğine sahip olmuş cadde. Müdavimleri ise onu yalnız bırakmamış. Gençler yine bir baştan bir başa Çiftlik'i tavaf ediyor.


sonradanaklagelenveeklememgerektiğinidüşündüğümnot

Çiftlik. Evet çiftlik. Bu insanlar da birer koyun gibi. Hep aynı şeyi yapıyorlar. Yıllar geçse de herşey aynı burada. Otlanmaya giden koyunlar gibi. Doğal bir ihtiyaç hâline gelmiş sanki bütün bunlar. Sürüden ayrılanlar n'apıyor acaba...

Pazar, Ekim 29, 2006

god created guitar for mogwai

Ne kadar aptalım... Çok hevesli bir şekilde eve gelir gelmez konser hakkında birşeyler yazmak için girdim sayfama. Heves iyi şey tabii de... Yazılabilecek birşey var mı peki? Beş yıldır takip ettiğim, albümlerini defalarca dinlediğim bir grubun konserine gitmişim. Türkiye'de değil konser vermek, Türkiye'ye geleceğini bile düşünmediğim bir grup. Sonunda geldiler ve ben de oradaydım. Eee, yani? Ulaşılmaza ulaşınca anlamı kayboldu galiba.

Hiçbir şekilde hayal kırıklığına uğramayacağımı biliyordum. Çünkü onlar Mogwai'dı. Hem daha önceden izlemiş olduğum 4-5 sene öncesine ait bir amatör konser videosundan da sahnede çok kötü olduklarını görmüştüm. Parçalar albümlerdeki gibi değildi, sesler birbirine giriyordu, karmakarışık birşeydi. O yetmezmiş gibi Mogwai'ın sahne grubu değil, stüdyo grubu olduğunu söylüyordu insanlar. Ben de bu bilgiler ışığında gittim konser salonuna. Bütün bunlara rağmen izleyecektim onları. En kötüsüne hazırlıklıydım üstelik, bu yüzden de içim rahattı.

Bu kadarını beklemiyordum. Ne mükemmel insanlarmış. Müzikten öte; gürültüye, cızırtıya hükmediyorlar. Sesler çok temiz ve anlaşılırdı. Beklediğimden çok uzun kaldılar sahnede. Bir saat kırkbeş dakika! Onbeş şarkı! Belki de geçen sene son anda konserlerinin iptal olması nedeniyle bize böyle bir kıyak geçtiler. Biz de çok mutlu olduk.

Hüznün efendileri mutlu insanlar için mutlu şarkılar söylediler.

Pazartesi, Ekim 16, 2006

Farkli

Farklı olmak istemek bazen insanı komik durumlara düşürebiliyor. Ben herkesin yaptığı şeyi yapınca sıkılan bir insanım. Farklı olmak daha çok hoşuma gidiyor. Herkesin yaptığı şey sanki kolaymış gibi geliyor bana. Bu yüzden de daha az değerliymiş gibi. Zor olanı yapmak ise, eğer başarırsan, amacına ulaştığında insana daha büyük bir haz veriyor. Buna örnek verecek olursam, çoğunun bir hafta önce başladığı, normalde ise teslimden 2-3 gün önce başlanması gereken, rapor şeklinde uzun ödevleri teslimden önceki gün sabahlayarak bitirmem. Bir keresinde o kadar ucu ucuna yetiştirebilmiştim ki, trafik biraz tıkalı olsaydı ödevi teslim edemeyecektim. En keyiflisi de oydu zaten.

Farklı olmak istemek bazen insanı komik durumlara düşürebiliyor. Evet asıl konu buydu. Cumartesi günü ellerimizde fotoğraf makinelerimiz, Eylem'le İstiklal Caddesi'nde yürürken, Eylem beni manken olarak kullanmak istediğini söyledi. Aklında kurgusal bir fotoğraf varmış. Ben de ne yapacağımı sordum ona. O tıklım tıklım caddede şemsiye açıp yürümemi istedi benden. Yağmur yağmazken, hatta güneşli denilebilecek bir hava varken. Caddedeki yüzlerce insandan farklı olacaktım. Teklifini kabul ettim. Benim yerime başka biri olsa kabul eder miydi, bilmiyorum. İnsanların bana güleceğini bile bile kabul ettim. Ve güldüler. Şemsiyeyi açmış dimdik yürürken, önümde bana doğru gelenler bana bakıp güldüler. Bir tanesi o kadar güldü ki, şu ucuz sit-comlardaki gülme efektine benzer bir ses çıkardı. Ben istifimi bozmadım. İki kere yürümem gerekti. İlkinde makineyi ayarlayıp düzgün bir poz çekemedi Eylem. Ama ikinci yürümemde gayet güzel bir kare yakalamış.

Perşembe, Ekim 12, 2006

sifir sifir sifir sifir

Saatler 00:00'ı gösteriyor. Hangi saatler? Hepsi mi? Yanlış bir saat yok mu bunların arasında? Olsun. Demek ki en az iki saat 00:00'ı göstermekte şu anda.

Salı, Ekim 10, 2006

Yabancilasma

Murat Gülsoy'un "Bu An'ı Daha Önce Yaşamıştım" adlı öykü kitabındaki bir hikayeden bir pasaj eklemek istedim buraya. Öykünün adı Kaçak Yolcular.

Öğlene doğru güneş, henüz ölmediğini kanıtlamak istercesine yakıcı ışınlarını bize doğru fırlatırken neden bütün hayallerimin felaketlerle bittiğini soruyorum kendime. Nedir korktuğum? Kendimi engellememin bir nedeni olmalı. Bunu bulup üstesinden gelmeliyim. Büyük Tufan’a dönmemi gerektirecek kadar kötü bir döneminde miyim hayatımın? Ekim güneşi hızla boynunu büküyor. Sıcaklık sanki hiç var olmamış gibi birdenbire kayboluyor. İnsanlar anlaşmış gibi hep beraber kazaklarına, ceketlerine uzanıyor. Herkes her şeye hazırlıklı. İçimde usul usul büyüyen gecikmişlik duygusu, hâkimiyeti ele alıyor. Bir şeyler yapmazsam keyfim iyice kaçacak. Ağaçların tepesinde şehrin gürültüsünü bastırmak için uğraşan kuşlardan birinin sesini, evdeki kanaryama benzeterek ortamdan zevk almaya çalışıyorum.

Sonra, güneşli, güzel bir gün hayal ediyorum.

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Guzun gelisi

Bugün sonbahar geldi. Evet tam bugün. Ben bunu fark edebildim. Havanın soğuk olmasından değil. Yağmurun yağmasından değil. Yapraklardan. Sarı yaprakların inşaat fakültesinin ağaçlı yoluna düşmeye başlamasından. Mart'ta yeşermeye başlayan ve bunca zaman yeşil kalan ağaçlar artık sararıyor ve üzerindeki yapraklar hayatlarının son zamanlarını yaşıyor. O yolda yürürken tek tük sarı yaprağın düştüğünü görmek mümkün.

Çok yakında yapraklar destelerce düşmeye başlayacak. Havanın ılık olduğu ve yağmurun atıştırdığı günlerde muhteşem bir görüntü sunacak o ağaçlı yol. İki tarafı sarı-yeşil ağaçlarla kaplı, üzeri yapraklarla serili dümdüz bir yol. Adım attıkça gelen romantik yaprak hışırtısı sesleri, yağmurun da etkisiyle ortama daha yoğun olarak yayılmış olan çimen, toprak ve ağaç kokuları. Eğer biraz da şanslıysanız, bulutların arkasında hapsolmuş güneşin kurtularak size göz kırpması ve ağaç dallarının ve yaprakların arasından gönderebildiği ışınlarla size ufak bir ışık şöleni sunması. Yaprakları parlatan ışınlar, siz yürürken dalların arasından yüzünüze çarptıkça, o serin havada size ılık bir sıcaklık sunacak ve rahatsız etmeyecek şekilde gözünüzü kamaştıracak.

Bu fotoğraf www.shutterandpupil.com adresinden alınmıştır.Sonbaharın en güzel yanı bu. Sonbahar bir geçiş dönemi. Bu sahneden sonrasını biliyorsunuz zaten. Ağaçlarda hiç yaprak kalmayana kadar devam edecek bu düşüş. Sonrası çıplaklık. Buna tezat olarak da soğuk.

Kısacası, kış.

Pazar, Ekim 08, 2006

Iste tam o sirada gercekten de takip edilmis oldugunu anladi.

Yaklaşık yarım saattir yürüyordu ve onbeş dakikadır da peşinde birinin olduğundan şüpheleniyordu. Bu şüphenin kaynağını bilmiyordu. Takip edilmesi için bir sebep yoktu çünkü. Hem arkasına şöyle bir baktığında da peşinde birisi varmış gibi görünmüyordu. Takip edildiğine kendisini öylesine inandırmıştı ki... Belki de en son izlediği filmden etkilenmişti. Bu aralar polisiye filmlere merak sarmıştı. Dedektiflik filmleri oldu olası hoşuna gidiyordu zaten. Belki de sadece bir paranoyadan ibaretti herşey. Kendi kendini korkutuyordu ortada hiçbir şey yokken. Oldukça gerilmişti. Hızlı hızlı nefes alıyor, adımlarını gittikçe hızlandırıyordu. Arada arkasına bakıp duruyordu. Daha da hızlandı. Bu tempolu yürüyüşle peşindekini atlatacağını düşünüyordu. Artık neredeyse koşuyordu. Adımları hızlandıkça, kendini daha güvende hissetmeye başladı. Arkasındaki adam onu kaybetmek üzereydi. Ana caddeden sapıp daha tenha olan sokaklara doğru devam etti. Artık kendinden emindi. İzini kaybettirmişti. Yeniden güvendeydi.

Kendi kendine gülüyordu içinden. Yolda sakin sakin yürürken birdenbire takip edilme senaryosu uydurmuştu. Buna kendini inandırmıştı ve o gerilimi gerçekten yaşamıştı. Cadde boyunca onbeş dakika hızlı tempoda yürümüştü. Kalbi küt küt atıyordu. Zavallı kalbi. En sonunda izini kaybettirdiğini düşünüp de köşeyi döndükten sonra soluklanmak için durdu. Ve ensesinde sıcak bir nefes hissetti.

İşte tam o sırada gerçekten de takip edilmiş olduğunu anladı.

Ne yapacağını bilemedi. Arkasını dönmeye cesaret edemiyordu. Etrafta kimsecikler yoktu. Kalbi daha hızlı atıyordu. Vücudu kaskatı kesildi. Etraf çok sessizdi. Ortama kalp atışı ve hızlı nefes alma sesleri hâkimdi. Sol omzunda bir acı hissetti ve o anda yere yığıldı.

Cuma, Ekim 06, 2006

evdeyim

Eve dönmüş olmak güzel. Ne de olsa insanın evi gibisi yok. Okuldan geç çıkmış olmama rağmen, okuldaki en sakin günlerimden birini yaşadım. Yaz dönemi dahil. Üstelik bitirme öğrencileri bile uğrayıp soru sordular bugün. Şimdi düşünüyorum da...

Vazgeçtim.

roots

Okula kök saldım resmen. Cuma akşamı. 20:31. Millet şimdi İstiklal'dedir. Ben ise okuldayım. Trafik var bahanesiyle biraz geç çıkayım diyorum, sonra da hiç çıkamıyorum. En azından kafa dinledim biraz. Güney "artık gidelim" diyor. Gidiyoruz.

Perşembe, Ekim 05, 2006

Ne me quitte pas!

At CV'ni belki çıkar birşeyler. Ne istediğini bilmemek. Master yapmak ya da yapmamak. Takılmak. Türkiye'de. Bakınmak. Kesişmek. Gözlerim kamaşıyor. Yorgunum. Bedenen değil. Kafam, gözüm. Güney sessiz. Bora hiperaktif. Ben kısa cümleler kuruyorum.

Kahve de çok işe yaramadı. Bora ve Güney tuvalete gitti. Şu an yalnızım. İnsanlar ne kadar çok konuşuyorlar... Aslında onlar hep aynı. Benim ruh halime ve o andaki tahammül etme sınırıma bağlı onların çıkardığı gürültü miktarı.

Güzel bir gündü. Ama kitabımı okulda unuttum. Süskind. Koku.

Çarşamba, Ekim 04, 2006

You say yes, I say no

Tarihten bile haberim yok. Üçüdür beşidir benim için pek birşey ifade etmiyor. Ama hangi gün olduğunu gayet iyi biliyorum. Çünkü yarın uygulama var. Bir kafedeyim ve az önce sorulara göz gezdirdim. Sorular kolay. Takılabilecekleri yerler yok değil tabi. Birkaç püf noktasını açıklamak gerekecek.

Kafamda çok iyi kuruyorum herşeyi ama anlatırken tekliyorum. Sanırım kafamın içinde fazla tekrar yapmaktan kaynaklanıyor. Fazla mükemmelliyetçiyim. Böyle olunca bildiğim -çok iyi bildiğim- şeyleri açıklarken bile takılıyorum bazen.

Sonra kendimden nefret ediyorum. Dışarıyla iletişim kurma konusunda hep bir korku var sanki içimde. Bunu yenmek için de üstüne gidiyorum bazı şeylerin. İşte bu yüzden de bu dönem de bitirme ödevine talip oldum. Beş öğrenciyle ilgileneceğim. Üstelik bir mühendislik problemi olduğundan sonsuz çözümü var ödevin. Benim de tecrübemin olduğu bir alandan değil. Hah. Sanki tecrübeli olduğum bir alan varmış gibi...

İşte sonuç olarak beni zorlayacağına inandığım bu tip olaylara balıklama atlayarak kendimi geliştirme çabasındayım. İnsan ilişkileri çok önemli ve benim en zayıf olduğum konu bu.

Okul zamanımın çoğunu alıyor artık. Haftasonunu iple çeker oldum. Öğrenci iken bu kadar koymuyordu; çünkü devam zorunluluğu yoktu çoğunlukla. Ama artık öyle değil. Haftasonu gelse de kendime vakit ayırabilsem, müzik yapsam, fotoğraf çeksem, vs. diye düşünüyorum.

Fotoğraf dedim de... Yeni makineme hâlâ alışamadım sanırım. Artık yeni de sayılmaz gerçi. Nedense istediğim sonuçları alamıyorum ya da beklentilerim çok farklı. Makinemi bu aralar -havalar yağışsızken- genelde yanımda dolaştırıyorum ama çektiğim pek birşey yok. Zaten imkanlarım da oldukça kısıtlı; evden işe, işten eve... Bazen fotoğraf çekerken de utanıyorum, elimde kocaman makine, insanlar bana bakıyormuş gibi geliyor. "Bakarlarsa baksın, n'olmuş" diyebilmem lazım ama rahatsız oluyorum ve genelde etrafta insanlar yokken çekiyorum fotoğrafları. Utangaç fotoğrafçı olabilir mi ya... İşte yine kendimden nefret ettiğim anlardan bir tanesi.

Unutmadan, İTÜ'de yeni bir kulübün üyesiyim artık. Tam üye olmasam da, ben kendimi şimdiden öyle görüyorum. İTÜ-FK. Açık adıyla İTÜ Fotoğraf Kulübü. Daha önceleri de varlığından haberdar olduğum bir kulüp aslında. Ama nedense bu yıla kadar hiç kapısını çalmadım. Altı yıldır İTÜ'deyim, fotoğraf ve fotoğrafçılık ile ilgileniyorum; ancak bir kere bile İTÜ-FK'ye uğramadım. Bu yüzden kendimden utanıyorum. Gerçekten. Ama hiçbir şey için geç değil bence. Bu işle gerçekten ilgilenmek istiyorum ve bu kulüp benim için önemli bir rol üstlenecek gibi.

Fotoğraf gezileri, projeler benim gibi zamanı fazla olmayan ve ne çekeceğini bilmeyen birisine yol gösterebilir diye düşünüyorum. Çektiğim veya onların çektiği fotoğraflara yapılan yorumlar/eleştiriler ufkumu genişletecek, kompozisyon bilgimi arttıracak ve bir fotoğrafın başka insanların gözünden nasıl göründüğüne tanık olacağım.

Şu anda kulüp de benim gibi beklemede sanırım. Doğal seleksiyonu bekliyorlar. Toplantıya gelen 30-40 kişinin azalmasını, 15-20 seviyesine inmesini bekliyorlar. Kuru kalabalık. Evet, biraz ağır bir tabir olabilir ama malesef gerçekten öyle. Gelen insanların bir kısmı "ortam yapmak" için, bir kısmının fotoğrafa hevese olduğu için (çoğu zaman geçici bir heves), geriye kalan azınlık ise fotoğraf sevdalısı olduğu için geliyor kulübe. İlk iki gruptaki insanlar birkaç toplantıdan sonra kulübe gelmemeye başlayacak ve insanlar onların yüzünü hatırlamayacak. Hevesli olan insanların bir kısmı dersler ağırlaştıkça, vizeler-ödevler başladıkça fotoğrafı geri plana itecekler ve kulübe gelmeyi bırakacaklar. İşte bu doğal seleksiyon aşamasından sonra kulübün çekirdek kadrosu oluşacak ve kulüp çalışmaya başlayacak diye düşünüyorum. Yıllardır Rock Kulübü'nün içinde olduğumdan İTÜ'de kulüplerin işleyişini az çok biliyorum.

Fotoğraftan ve FK'den bu kadar bahsetmiş olmama ben bile şaşırdım. Demek ki bu kulüpte çalışmaya bayağı hevesliyim. Kulüpten de oldukça umutluyum.