Perşembe, Kasım 13, 2008

perde (bulb mode)

deklanşöre bastım,
ve perde açıldı
yeni bir başlangıca doğru.

düşük enstantane olacak bu seferki.
o kadar düşük ki,
ben dur diyene kadar
devam edecek ışık almaya.

karanlık olsa bile ortam,
toplu iğne başından
küçük de olsa ışık kaynağı,
acelem yok, beklerim ben.

görüntü oluşacak elbet önce,
eski, tanıdık bir görüntü.

tıpkı bir hatıra gibi,
ışık aldıkça solacak,
soldukça ışık alacak,
ve beyazlaşacak gitgide.

ışık altında erirken film düzlemi,
içini doldurabilmem için
beyaz ve tertemiz bir kare
bahşedecek bana.

taa ki ben dur diyene kadar,
süresine karar verilmedi henüz.

Salı, Ekim 21, 2008

hicler ve herler, kisaca "sey"ler


anlam aramak...
manasızlığın içinde.

hiçbir şeyden söz ederken
herşeyi boşvermek acı veriyor.

hiçbir şey, herşeyin önüne geçerken,
mantık kalbi perdelerken,
gölgelerde.

paramparça olan kalp,
belki de bir daha birleşmemek üzere
etrafa saçılmakta.

yitik umutlarda,
yaşların tükendiği,
aşkın başlayamadan bittiği,
bir umutsuzluğu dindirmek.

belki de hiçbir şey,
herhangi bir şeyden
çok daha iyidir.

çünkü olmayanı hatırlamamak,
olanı unutmaktan daha kolay.

Cuma, Eylül 26, 2008

Setting Sun

Hayat bir aldatmacadan ibaret. Mutluluğu ararken mutsuzluk okyanusunu yüzüyoruz sürekli olarak. Bu bağlamda kendimize bir yardımcı, bir yoldaş arıyoruz genellikle. Varmak istediğimiz liman aynı değilse bir süre sonra ayrılıyor yollarımız. Liman değiştirmek ise pek kolay olmuyor. Ya biz o gideceğimiz limana bağlılığımızdan ondan vazgeçemiyoruz, ya da yoldaşımız bizi kendi limanına sokamıyor. Ancak bir süreliğine birbirimize eşlik ederek avutuyoruz kendimizi.

Güneşin batışını izlerken herşey daha parlaklaşıp netleşiyor aslında bizi karşılayacak olan karanlığa rağmen.



Setting Sun by Chemical Brothers

You're the devil in me I brought in from the cold
You said your body was young but your mind was very old
You're coming on strong and I like the way

The visions we had have faded away
You're part of a life I've never had
I'll tell you that it's just too bad

You're coming on strong
You're showing your colour
Like a setting sun

Çarşamba, Ağustos 27, 2008

Akasyalar ve baliklar

Babannem bir keresinde Samsun'un Çiftlik adı verilen ve gençlerin çok sık takıldığı ünlü caddesinin (asıl adı İstiklal Caddesi) eskiden ormanlık olduğunu anlatmıştı bana. Her yerde akasya ağaçları varmış. Mis gibi akasya kokarmış ortalık.

Ben hiç akasya ağacı gördüm mü ondan bile emin değilim. Akasya kokusunu ise büyük ihtimalle bilmiyorum. Görsem bu akasya ağacı diyemem. Ne ağacı olduğunu da söyleyemem. Dallarında meyvesi varsa elbette elma, armut, incir falan diyebilirim. Bu benim suçum mu peki? Ya da bu bir suç mu? İlgisizlik mi, imkânsızlık mı? Ayıplıyorum kendimi bazen etrafımdaki şeyleri tanıyamamaktan dolayı. Sanırım biraz kültürsüzlükten kaynaklanıyor bu. Ya da tam olarak tüketim manyaklığımızdan, saygısızlıktan, para hırsından, doğayı korumamaktan kaynaklanıyor. Yaşam şartlarımızdaki değişikliklerin bir yansıması bu.

Ben sonra balıkları da tanımıyorum. Karadenizliyim güya. Palamutu tanıyorum. Çocukken sevdiğim tek balıktı. O da kılçığı olmadığından, lop etli olduğundan ve kebap gibi yenebildiğindenmiş. Sonradan bunu anladım çünkü büyüyünce lezzetinin o kadar da iyi olmadığına karar verdim. Bir çinekopun yanına yaklaşamaz. Ama ben çinekopu görünce tanıyamam. Çipurayı bilirim. Hamsiyi kime sorsan gösterir zaten. Alabalık da kendini belli eder ama ben onu balıktan bile saymıyorum genelde. Çirkin bir tadı var. Sonra levrek var, orfoz var, sinarit var. Düşündüm de en azından isimlerini biliyormuşum. Ama bir dakika, bu balık adları Rumca mı acaba, niye bu kadar garip isimlere sahipler?

Babannem kimbilir başka neler anlatmıştı... Ben dinlememiş miydim? Yoksa hatırlamıyor muyum? Önemsememişim belki de. Oysa ki ne değerli şeyler anlatmıştır. Çok güzel masallar bilirdi, hiçbir kitapta göremediğim, başka kimseden duyamadığım. Bir Mustafacık vardı, hayal meyal hatırlıyorum birazcık. Onlarda kaldığım her gece anlattırırdım Mustafacık'ı daha bir gün önce dinlemiş olsam bile. Başka masallar da anlatırdı ama ben en çok Mustafacık'ı severdim.

Bayramlarda yüzük bulmaca oynardık. Kahve fincanlarının birinin altında yüzük olurdu, sırayla açardık fincanları, yüzüğü bulan kazanırdı oyunu. Ama ödül ne olurdu hatırlamıyorum. Çikolata falan mıydı? Zaten ne basit oyunmuş, oyun bile değilmiş aslında. Ama eğlenirdik acayip. Bu oyun niye sadece bayramlarda oynanırdı onu da anlamıyorum şu anki aklımla düşündüğümde.

Bunun gibi parça parça anılar canlanıyor bazen zihnimde, bölük pörçük hepsi. Çoğu düşündüğümde anlamsız şeylermiş gibi görünse de, hatırladıkça neşeleniyorum. Önemli olan yaptıklarımız değil çünkü, onları yaparken aldığımız keyif ve ortamdaki sevgiydi sanırım. Nostaljik günleri hatırlayan yaşlı bir insan gibi "O günler ne güzel günlermiş" diyesim geliyor.

Bir gün balık tutmayı öğrenmem gerek.

Eee, anlat bakalim. (?)

En sevmediğim sorudur bu. Soru bile değil aslında. Bir emir cümlesi. Muhabbetin tıkandığı yerde karşı taraftan yöneltilen bir saldırıdır kanımca. Ne anlatayım ki ben şimdi? Hiç sevmem, yüzümde bir ekşime belirir kulaklarım bunu işitince. Ama sonra muziplik yapma isteğiyle doldurur içimi. Saçmalamak isterim.

Bunu sen istedin.

Bugün çok sıradan bir gündü. Kahvaltı bile edemedim; uyanamamışım önce. Doğrusu uyandım da, tatlı tatlı yatakta vakit geçirdim bir süre. Sonuç olarak geç kalktım biraz. Bir yandan yetişmeye çalışıyorum. Aç karna dünyayı kurtardım sabah. Kahvaltı da etmemiş olmamın etkisiyle öğle yemeği vaktine doğru karnım iyice acıktı. Dakikalar saat olmuş sanki, bir türlü geçmek bilmiyor. Zaten canım sıkkındı, daha da sıkıldı. Yapacak birşey olmadığından dünyayı yine kaosa sürükledim yemekten önce. Eğlendim öyle bir süreliğine. Nasılsa öğleden sonra yine kurtarırdım. Kahramandım, hatta süper kahramandım ne de olsa.

Niye öyle bakıyorsun ki yüzüme? Sen sordun, ben de anlatıyorum işte.

Perşembe, Ağustos 07, 2008

Bu Bir Ruya Olsa Gerek

Makale ile olan işim malesef umduğumdan uzun sürmüş. Sürmüş diyorum çünkü zamanın farkında değildim. Bilgisayarı kapatıp yatmaya hazırlanırken saatin sabaha karşı üçbuçuk olduğunu fark ettim. Zaman ne kadar da çabuk geçmiş...

Yanına gelirken kapıdan hafif bir gıcırtı sesi çıkmıştı. O sesten olacak, “Uhmm, sen misin?” gibi bir mırıldanma duyuldu yattığın yerden. Dudakların kıpırdamamıştı bile. “Evet, canım ben geldim” dedim sessizce. Fakat karşılık gelmedi senden. Biraz daha dikkatli baktım, mışıl mışıl uyuyordun. Seni uyandırmadan yanına kıvrılmaya çalıştım. Başardığımı sanıyordum ki, iki saniye geçmeden sağ kolunun sıcaklığını sol omzumda hissettim. Yüzün bana dönmüş ama gözlerin hâlâ kapalıydı o anda.

Saçının bir kısmı yüzünün sağ tarafını hafifçe kapatmıştı. Ve yüzün terlemişti biraz. Elimle saçını kaldırıp yavaşça geriye doğru ittim. Alnına masum bir öpücük kondurup uyuyuşunu izledim bir süre. Ne kadar da rahatlatıcı ve huzur verici bir ifade vardı yüzünde. O anın hiç bitmemesini diledim. Tıpkı bir melek gibi uyuyordun. Dokunmaya kıyamadım önce. Sonra yavaş dokunuşlarla saçını okşadım. Uyanmadın; ama minik bir gülücük oluşturdu dudakların. Kafan hareket etti bir miktar ve burnun dudağıma değdi. “Mmm” dedin. Bu hareketle beraber başını göğsüme dayadım ve sarıldım sana usulca. Nefes alıp verişini hissediyordum artık.

Ağırlaşmış olan göz kapaklarım kapanmak üzereydi. Daha fazla karşı koymadan kapattım gözlerimi. Sessizliği dinliyordum bir yandan. Dışarıda yağmurun yağdığını hayal ettim nedense. Islak çimen ve toprak kokusu geldi burnuma. Başka bir yerdeydim sanki. Sen ise çok uzaktasın diye düşündüm. Oysa ki kollarımın arasındaydın. Özledim seni birden. O korkuyla açtım gözlerimi. Sabah olmuştu. Ve sen yanımdaydın.

“Seni seviyorum” diye fısıldadım kulağına yataktan çıkarken. Saate baktım. Yüzümü yıkadıktan sonra hızlıca giyinip bir bardak su içtim. İki tane elma yıkayıp, birini bir bardak yağsız sütle beraber yattığımız odadaki masaya koydum yavaşça. Evden çıkmadan önce bir kez daha sana bakma ihtiyacı duydum. Üstün açılmıştı biraz. Pikeyi üzerine örtüp kısa süreli bir öpücük kondurdum dudaklarına. Ve evden çıkıp işe doğru yola koyuldum.

Perşembe, Eylül 20, 2007

Olympos'ta bir basina

Yalnız olmak nadiren, -kısa süreliğine - iyi olabilse de, yalnız kalmak kadar boktan birşey olamaz. Ben bugün bunu anladım ve bu yüzden çok mutluyum.