Çarşamba, Ağustos 27, 2008

Akasyalar ve baliklar

Babannem bir keresinde Samsun'un Çiftlik adı verilen ve gençlerin çok sık takıldığı ünlü caddesinin (asıl adı İstiklal Caddesi) eskiden ormanlık olduğunu anlatmıştı bana. Her yerde akasya ağaçları varmış. Mis gibi akasya kokarmış ortalık.

Ben hiç akasya ağacı gördüm mü ondan bile emin değilim. Akasya kokusunu ise büyük ihtimalle bilmiyorum. Görsem bu akasya ağacı diyemem. Ne ağacı olduğunu da söyleyemem. Dallarında meyvesi varsa elbette elma, armut, incir falan diyebilirim. Bu benim suçum mu peki? Ya da bu bir suç mu? İlgisizlik mi, imkânsızlık mı? Ayıplıyorum kendimi bazen etrafımdaki şeyleri tanıyamamaktan dolayı. Sanırım biraz kültürsüzlükten kaynaklanıyor bu. Ya da tam olarak tüketim manyaklığımızdan, saygısızlıktan, para hırsından, doğayı korumamaktan kaynaklanıyor. Yaşam şartlarımızdaki değişikliklerin bir yansıması bu.

Ben sonra balıkları da tanımıyorum. Karadenizliyim güya. Palamutu tanıyorum. Çocukken sevdiğim tek balıktı. O da kılçığı olmadığından, lop etli olduğundan ve kebap gibi yenebildiğindenmiş. Sonradan bunu anladım çünkü büyüyünce lezzetinin o kadar da iyi olmadığına karar verdim. Bir çinekopun yanına yaklaşamaz. Ama ben çinekopu görünce tanıyamam. Çipurayı bilirim. Hamsiyi kime sorsan gösterir zaten. Alabalık da kendini belli eder ama ben onu balıktan bile saymıyorum genelde. Çirkin bir tadı var. Sonra levrek var, orfoz var, sinarit var. Düşündüm de en azından isimlerini biliyormuşum. Ama bir dakika, bu balık adları Rumca mı acaba, niye bu kadar garip isimlere sahipler?

Babannem kimbilir başka neler anlatmıştı... Ben dinlememiş miydim? Yoksa hatırlamıyor muyum? Önemsememişim belki de. Oysa ki ne değerli şeyler anlatmıştır. Çok güzel masallar bilirdi, hiçbir kitapta göremediğim, başka kimseden duyamadığım. Bir Mustafacık vardı, hayal meyal hatırlıyorum birazcık. Onlarda kaldığım her gece anlattırırdım Mustafacık'ı daha bir gün önce dinlemiş olsam bile. Başka masallar da anlatırdı ama ben en çok Mustafacık'ı severdim.

Bayramlarda yüzük bulmaca oynardık. Kahve fincanlarının birinin altında yüzük olurdu, sırayla açardık fincanları, yüzüğü bulan kazanırdı oyunu. Ama ödül ne olurdu hatırlamıyorum. Çikolata falan mıydı? Zaten ne basit oyunmuş, oyun bile değilmiş aslında. Ama eğlenirdik acayip. Bu oyun niye sadece bayramlarda oynanırdı onu da anlamıyorum şu anki aklımla düşündüğümde.

Bunun gibi parça parça anılar canlanıyor bazen zihnimde, bölük pörçük hepsi. Çoğu düşündüğümde anlamsız şeylermiş gibi görünse de, hatırladıkça neşeleniyorum. Önemli olan yaptıklarımız değil çünkü, onları yaparken aldığımız keyif ve ortamdaki sevgiydi sanırım. Nostaljik günleri hatırlayan yaşlı bir insan gibi "O günler ne güzel günlermiş" diyesim geliyor.

Bir gün balık tutmayı öğrenmem gerek.

Hiç yorum yok: