Pazar, Ocak 28, 2007

Isikla cizmenin karmasikligi

Şaşırtıcı bir deneyim. Bana çok basit gelen şeyler diğerlerine oldukça karmaşık gelebiliyor. Bunun tersi de geçerli oluyor bazen. Aslında herşey işin sırrını bilmekle ilgili. Sır demek biraz tuhaf geldi şimdi. Aklım The Prestige'e gitti. Bir ilüzyonist gösterisini yaparken insanları şaşırtıyor. Onlarda müthiş merak uyandırıyor. Herkes nasıl yaptığını anlamaya çalışıyor. Mantık yürüterek kurguyu bulmaya, olay örgüsünü çözmeye çalışıyorlar. İlüzyonu yapan kişiye büyük saygı duyuyorlar. İlüzyonist sırrını açıkladığında, tüm saygınlığını yitiriyor tabii. "Aaa, demek bu kadar basitmiş" diyip bir anda herşeyi siliyor insanlar, tüm o karmaşıklık bir anda basitleşiyor, merak kayboluyor. Sihirbaz açısından bir değişiklik yok oysa ki, o yine daha önce yaptığını yapıyor. Tüm kerâmet izleyicide.

Dün benzer birşey benim de başıma geldi. Fotoğraf üzerine yaptığımız bir tartışma, ışıklı çakmak ve biraz da yaratıcılığın bir araya gelmesiyle oluşan üçleme sonucunda bazı farklı çekimler yaptım. Daha önce bazı yerlerde örneğini gördüğüm bir tekniği denedim. Birkaç deneme sonucunda gayet başarılı çekimler alabildim. Sonuç beni bile şaşırttı doğrusu.

Fotoğrafları gören kişiler değişik tepkiler verdi. Bir kısmı inanmadı, fotoşop efektiyle yaptığımı iddia ettiler. Bir kısmı fotoğraf makinesiyle böyle birşeyin yapılamayacağını savundu. Meraklı bir kesim de hangi ayarda çektiğimi öğrenmek istedi. Gece ayarında bunun yapabileceğini söyleyen daha ılımlı insanlar da oldu. Harfleri, şekilleri nasıl oturttuğumu soranlar, ayrı ayrı çekip üstüste birleştirdin mi diyenler... Onların şaşkınlığı beni şaşırttı esas. Yapılan çekim bana oldukça basit ve kolay geliyor oysa ki.

İnsanlar farklı ve nasıl yapıldığını bilmedikleri birşeyle karşılaştıklarında afallıyorlar.

Cumartesi, Ocak 20, 2007

Ne guzel

Hâlen meşgul! Yanlışlıkla elimi çizdim. Flaşlar patlayıp duruyor deminden beri. Çok oynak ritimler geliyor hoparlörden. Haftaiçi sessiz olan ve kısık müzik çalan mekâna gümbürtüler/gürültüler hâkim. Telefon hâlâ meşgul. Votka bardağı kısa sürede yarılandı. Hayatıma mutsuzluk hâkim bu aralar. Okulda mutlu değilim. Tezim de beni her geçen gün artan bir şiddetle geriyor. Müthiş bir tembellik ve motivasyon eksikliği. Bildiriyi de yazmadım. Konu çok anlamsız geliyor. Mükemmelliyetçiliğim ve gerçekten birşeyler ortaya çıkarma isteğim ile savaşıyorum. Bu savaş beynimi kemiriyor. İstiklâl'de yürürken yüzüme düşen yağmur damlaları kafamı biraz dağıttı yine de.

Motivasyon eksikliği ve kararsızlık. Kararsızlığa karşı tek silahım düşünmeden verdiğim âni kararlar. "ânibirhareketle". Sonuçlarına katlanmak zorunda olduğum kararlar. Buradan kaçıp gitme seçeneği aklıma geliyor bazen. Bu aralar daha sıkça. Belki askere. Ya da yurtdışında dağın başında bir şantiyeye. Akademisyenlik eskisi kadar sempatik gelmiyor bana.
Bu düşünceleri tartarken; bırakırsam bu günleri ararmışım gibi geliyor. Gelen gideni aratır misâli. Ne de olsa çalışma koşulları rahat ve esnek. Sürekli düşünmek. Düşünmeyebilmeyi başarmayı / düşünmemeyi başarabilmeyi düşünmek de buna dâhil. Kendi kendimi yoruyorum sanırım. Şirince gezisi de yalan oldu.

Alkole düşüncelerimi bulanıklaştırmak için sarıldım galiba. Bazen berraklaştırsa da...

Yalnız kalmak hoşuma gidiyor. Özellikle yürümek. Yağmur altında. Müzik ve çimen/toprak kokusu eşliğinde. Disko müziğiyle gürültülü bir ortamda tek başına oturmak. İstediğim tam olarak bu değildi aslında. Bu günde, bu saatte daha iyisini bulamadım.

Boş, yeni bir sayfa. Dolu, yeni bir bardak eşliğinde. Öğrencilik hayatı bitince yazmayı bırakıyor insan. Kişisel olarak uğraşmıyorsa eğer. Düşündüm de, annem veya babam hiç yazı yazıyor mu acaba? Babam işyerinde reçete falan yazıyor tabii. Ama o kadar sanırım. Eskiden mektuplar yazılırdı. Hatırlıyorum; yeni yıl yaklaşırken UNICEF kartlarına yeni yıl tebriği yazarlardı. Akrabalara, tanıdıklara. Artık o da yok. Telefon veya SMS'le hallediliyor bu ufak ayrıntı. Her şey dijitize olma yolunda ilerliyor. Aklıma gelen onlarca benzer örneği sıralamaya gerek yok.

Amma gürültülüymüş burası. Kızların kahkaları ne gıcık geliyor kulağıma. Sıkıldım. Eve gitsem napacağımı bilmiyorum. Aslında biliyorum. Müzik açıp MSN'e gireceğim. Birkaç youtube videosu izleyip, e-maillere bakıp, üye olduğum forumlarda yeni mesaj var mı diye bakacağım. Biraz sıkılınca web sitelerinde gezer, o da kesmezse gitar çalarım. Uykusuzluktan bitâp hâle düştüğümde de yatarım. Ne güzel.

Cumartesi, Ocak 13, 2007

Unutma Sureci

"some dance to remember, some dance to forget"
Eagles, Hotel California.


Unutmak birkaç aşamadan oluşuyor. Önce, ilk önce, unutmaya karar vermek gerek. Bu ilk adım unutma sürecinin belkemiği. Yoğun bir kararlılık gerektiriyor. Kendini gerçekten unutmaya iknâ etmen gerek. Yoğun bir kararlılık.

Karar kesinse, unutma sürecinin başladığı aşamaya geçebilirsin. Bu en tehlikeli bölüm. Ne kadar kararlı da olsan başladığın yere geri dönmene neden olabilecek döngüler bu aşamada seni bekliyor. Bir koku, bir ses, bir imge seni ele geçirmek için bekliyor orada. Ne yapsan onu hatırlatacak olan bir zaman süreci geçireceksin. Tek amacı seni yakalayıp tutsak etmek onun. Bu kısmı en az acıyla atlatabilmek için kendine yardımcı olmalısın. Yaşam tarzını değiştirmek iyi gelecektir. Gün içinde yaptığın şeyleri değiştirmeli, farklı yerlere gitmeli, hatta mümkünse bu süreç boyunca farklı bir mekânda bulunmalısın. İmkân dahilindeyse başka bir şehire, meselâ ufak bir tatile çıkmalısın. Yine de onu hatırlatacak şeyler sürekli karşına çıkacak. Bazen o yokken yaşamının ne kadar anlamsız olduğu fikrine kapılacaksın. Seni altüst edecek düşünceler sürekli kafanda dolaşıp seni huzursuz edecek. Bu yüzden kendini meşgul edecek birşeyler bulmalısın. Onu düşünecek fırsatın olmamalı.

Yine bu süreçte uyuma süreci baş gösterebilir. Bedenini yormalısın. Zihnin uyumak istemese de, bedenini yeterince zorlarsan önünde sonunda yorgun düşüp uyuyacaksın. Koş, zıpla, yüz. Onu hatırlatmayacak arkadaşlarınla gez. Yalnız dolaşacaksan da düşünme. Düşünmemeyi; daha doğrusu düşüneceğin şeyleri seçebilmeyi öğrenmelisin. Bu uzun ve sabır isteyen bir süreç. Pes etmemelisin.

Direnmelisin. Başaramıyorsan eğer, malesef yanlış yoldasın. Çok erken davranmışsın, kararlı değilsin ve kendini iknâ edememişsin. Bu korkunç döngüye girmek istemiyorsan, bu aşamaya geçmeden önce iyi düşünmelisin. Herşeyi kafanda tartıp kararını kesin olarak vermeli ve bu kısma iradeli bir şekilde geçmelisin. Unutma aşamasında çektiğin acı ve akıttığın gözyaşları süreci başarıyla tamamladıktan sonra sahip olacağın anıya kaydedilecek ve onun anlamını arttıracak. Yıllar sonra geriye baktığında bunları tebessümle anacaksın.

Unutma aşamasını başarıyla tamamladıktan sonra yeniden yapılanma sürecine giriyorsun. Bu bölümde hayatına kaldığın yerden devam ediyorsun. Burası "hayat güzeldir" bölümü. Bu süreç doğal bir şekilde gelişiyor. Bir önceki aşama tamamlanmadan buraya geçmek pek mümkün değil. Unuttuğun kişiyle yaşadıkların, paylaştıkların birer anı olmaya başlıyor. Bu noktada onunla tekrar görüşmeye başlayabilirsin. Bu tamamen sana kalmış. Onunla dost olarak kalmak istiyorsan bunu yapmalısın. Bu karar içinde bulunduğun duruma göre değişebilir elbette. Eğer kendine güvenmiyorsan veya onun dostluğuna ihtiyaç duymuyorsan pas geçebilirsin.

Tüm aşamaları başarıyla tamamlayabilirsen eskisinden daha güçlü olduğunu hissedeceksin. Mutlu ve hüzünlü acılara sahip olacaksın, -kimbilir belki torunlarına anlatırsın- ama en önemlisi, başarabilirsen birçok şey paylaştığın çok iyi bir dosta sahip olacaksın.

Perşembe, Ocak 04, 2007

G

Şapkanın harfleri yumuşattığı bir dile sahibiz. G harfine şapka takınca yumuşak g (ğ) olmakta. Şapka insanları da yumuşatıyor mu acaba? Onları daha sevimli ya da daha nazik, daha kibar bireyler hâline mi getiriyor? Kişinin taktığı şapkaya göre değişmekte bu. Yumuşak g’deki şapka ters bir şapka zaten. İnsanlar da taktıkları şapkaya göre farklı dış görünümlere-kişiliklere sahip oluyorlar. Örneğin kepi yan takınca bir rapçi, kasket takınca olduğundan daha yaşlı, çiçekli böcekli şapka takınca eğlenceli –belki biraz da uçuk kaçık–, NY veya benzeri bir logoya sahip şapka takınca sportif, fötr şapka takınca ciddi, takke takınca dindar, huni takınca da deli damgası yiyor bireyler. Hiç tanımadığımız birinin sadece taktığı şapkaya bakarak onun nasıl bir insan olduğuna dair fikirler ediniyoruz, yaşam tarzını kafamızda şekillendiriyoruz, karakter analizini yapıyoruz. Bu oldukça önyargılı bir yaklaşım da olsa, bilinçaltımızda –ya da bir yerlerde– bir şekilde böyle garip düşünceler var sanırım. Dış görünüşe göre bireyin tüm yaşam hikâyesini bildiğini sanma, ortaya dökme isteği.