Cuma, Şubat 09, 2007

Onemse-me-mek

Önemsememeyi öğrenmek lâzım. Başka türlü hayat çok zor. Ne kadar da saçma! Sevdiğin birisini önemsemeyeceksin de neyi önemseyeceksin? Ama önemseyince değerin azalıyor onun gözünde. Garip. Mantıksız. En azından bana çok mantıksız geliyor. İlişkiler kıskançlık ve birbirini sallamama üzerine kurulmamalı. Bu davranış tarzı çok gaddarca. İyi niyet suistimal ediliyor gibi. Birisine onu sevdiğini söylemekten daha güzel bir şey olabilir mi? Herşeyi bitiren altın bir cümle. Söylenince herşeyi yok eden zehirli sözcükler. Neden söylenmemesi gerekiyor? En üst seviye olduğu için mi? Ötesi mi yok? Tabu olmuş sanki. Bu da bir oyundu zaten. Susan Sontag'ın şu cümlelerinden yola çıkarsak:

"Doğru söz her zaman takdir görür ve başkalarını incitme korkusu, lüzumsuz ve abartılı bir şekilde ihtiyatlı davranmaya iter insanı. İnsanlar iyi kalpli olduklarından değil, gerçeği bilmeye düşkün olmadıkları için başkalarını gücendirmekten veya incitmekten korkarlar."


Bu noktada, başkalarını incitme korkusunun, aslında kendini kandırmaya yönelik bir bahane olduğu ortaya çıkıyor. Bu yapmacık korku temelde bencillikten kaynaklanıyor. Ortada bir korku olduğu âşikâr. Ancak, korku unsuru karşıdakinin değil, kişinin kendisinin incinmesi üzerine kurulu. Yarattığın etkiye onun vereceği tepkiyi önceden kestirememek, ve tepkinin kötü olması sonucunda incineceğini düşünmek. O noktada gerçekle yüzyüze gelmek. Tepki ne olursa olsun gerçekle yüzyüze gelinecek bir şekilde. Ortaya çıkacak gerçekten hoşlanmama ihtimali üzerinde durarak oluşan bir korku bu, evet.

Peki gerçek ne o zaman? Bu oyunların içinde gerçek kendisine nasıl yer bulacak? Susan Sontag şöyle bir şeyler demiş bu konuyla ilgili olarak:

"İnsanlar gerçeğin, sadece onlar gerçeği dile getirdikleri zaman var olduğunu anlayabilselerdi, ona daha çok saygı gösterirlerdi. Gerçek, bilinen bir şey değil, her zaman söylenen bir şeydir. Konuşma ya da yazışma olmasaydı, herhangi bir şeyle ilgili bir gerçek de var olamazdı. Bu yüzden benim hayatım ve uğraşlarım bence gerçek değildir. Onlar sadece benim hayatım ve uğraşlarım. Ama şimdi yazmaya kapıldım. Ve hayatımı bu anlatıya taşımaya cüret ederek gerçeği söylemek gibi dehşetli bir sorumluluğu üstleniyorum. Üstlendiğim bu anlatının güç bir iş olduğu kanısındayım; kendim hakkında doğruyu söylemek ve 'ne oldu', 'neler yaşandı' gibi gerçekleri dürüstçe anlatmakta zorlandığım için değil ama; ısrar ederken, kışkırtırken, kandırırken, başkasını değiştirirken gösterişçi bir tavırla gerçeği aktarmakta zorlandığım için."


Gerçek yok aslında. Onu biz yaratıyoruz. Gerçeğin oluşması için iletişim gerekiyor. Tek başına hiçbir anlamı yok. Çünkü zaten yok. Kendi içinde yaşadığın gerçek? Hımm. Gerçeği yazarak yaratıyor, okuyarak keşfediyor, konuşarak paylaşıyoruz; birlikte oluşturuyoruz. Korkuların üstüne gittikçe gerçekler de açığa çıkıyor.

2 yorum:

2904 dedi ki...

çünkü herkes kendini süperstar geri kalanlar gavat sanıyor. haklılar da. :P

Unknown dedi ki...

İnsanı denemekten uzak tutan şey, aslında kendisiyle yüzleşmekten korkması değildir genelde, kendi ile yüzleşmiş ve hayal kırıklığına uğramışlardır tam aksine. Herkes için kendisi için oluşturduğu bakış açısı vardır hayata, bu da aslında kendi kafamızda oluşan "gerçeklik" algımıza dayanır. Bazen kendi gerçekliğinde kendisi ile ilgili değer yargısını yitirirse insan, o zaman denemekten yorulmuş bir ruh hali içine girer. Bu da aslında kendi içinde görünürde kendine dürüst, ama dıştan ilgisiz görünen bir kişilik sunar dışarı. Kendini kendinden korumak gereklidir bu tür durumlarda. Her ne kadar diğer insanların kim olduğumuz hakkında vardıkları kanı, davranışlarımız yoluyla aktarılsa da ve bu nedenle aslında güvenilir olmasa bile, bir kişinin kendi kendini tanımlaması, dıştan birinin tanımlamasından daha zordur. Burada gözönüne alınması gereken paylaşılan gerçekliğin sorgulanabilirliği olmayabilir, belki en başa dönüp kendi aklında oluşuturduğun gerçekliği sorgulamak daha isabetli olabilir.