Perşembe, Şubat 15, 2007
Limonata
Tekerlekler
Böyle kendimi ifade edemedim, ben bile okuyunca nasıl olduğunu anlamıyorum şu durumda. O yüzden şekil üzerinden bakalım bir de. Tekere bir çizgi çizelim ve arabanın hızına göre teker döndükçe çizginin durumuna bakalım.
Şimdi öncelikle çizgi birim zamanda bir çeyrek ilerlesin. Buradaki birim zaman bizim gözümüzün algısı aslında. Yani her aşamada gözün çizgiyi bir çeyrek ilerde göreceği hızda dönsün tekerlek:

Gayet normal dönüyor. Peki biraz hızlanalım o zaman. Birim algı zamanında iki çeyrek hareket etsin bu çizgi:

Araba hızlandı, tekerlekler de hızlandı. Algımız gayet normal. Daha hızlı tekerlekler görüyoruz. Araba daha da hızlansın. 3 çeyrek:

Tekerlek sağa dönüyor aslında ama biz onu sola dönüyormuş gibi görüyoruz artık. Garip bir şey bu tabii. Biraz daha hızlanırsa daha da garip olacak. Evet, dört çeyrek:

Dönmüyor sanki? Aslında yukarıdakilerden en hızlı döneni bu. Tamamen algı yanılsaması.
Yercekimi
Cuma, Şubat 09, 2007
Onemse-me-mek
Önemsememeyi öğrenmek lâzım. Başka türlü hayat çok zor. Ne kadar da saçma! Sevdiğin birisini önemsemeyeceksin de neyi önemseyeceksin? Ama önemseyince değerin azalıyor onun gözünde. Garip. Mantıksız. En azından bana çok mantıksız geliyor. İlişkiler kıskançlık ve birbirini sallamama üzerine kurulmamalı. Bu davranış tarzı çok gaddarca. İyi niyet suistimal ediliyor gibi. Birisine onu sevdiğini söylemekten daha güzel bir şey olabilir mi? Herşeyi bitiren altın bir cümle. Söylenince herşeyi yok eden zehirli sözcükler. Neden söylenmemesi gerekiyor? En üst seviye olduğu için mi? Ötesi mi yok? Tabu olmuş sanki. Bu da bir oyundu zaten. Susan Sontag'ın şu cümlelerinden yola çıkarsak:
"Doğru söz her zaman takdir görür ve başkalarını incitme korkusu, lüzumsuz ve abartılı bir şekilde ihtiyatlı davranmaya iter insanı. İnsanlar iyi kalpli olduklarından değil, gerçeği bilmeye düşkün olmadıkları için başkalarını gücendirmekten veya incitmekten korkarlar."
Bu noktada, başkalarını incitme korkusunun, aslında kendini kandırmaya yönelik bir bahane olduğu ortaya çıkıyor. Bu yapmacık korku temelde bencillikten kaynaklanıyor. Ortada bir korku olduğu âşikâr. Ancak, korku unsuru karşıdakinin değil, kişinin kendisinin incinmesi üzerine kurulu. Yarattığın etkiye onun vereceği tepkiyi önceden kestirememek, ve tepkinin kötü olması sonucunda incineceğini düşünmek. O noktada gerçekle yüzyüze gelmek. Tepki ne olursa olsun gerçekle yüzyüze gelinecek bir şekilde. Ortaya çıkacak gerçekten hoşlanmama ihtimali üzerinde durarak oluşan bir korku bu, evet.
Peki gerçek ne o zaman? Bu oyunların içinde gerçek kendisine nasıl yer bulacak? Susan Sontag şöyle bir şeyler demiş bu konuyla ilgili olarak:
"İnsanlar gerçeğin, sadece onlar gerçeği dile getirdikleri zaman var olduğunu anlayabilselerdi, ona daha çok saygı gösterirlerdi. Gerçek, bilinen bir şey değil, her zaman söylenen bir şeydir. Konuşma ya da yazışma olmasaydı, herhangi bir şeyle ilgili bir gerçek de var olamazdı. Bu yüzden benim hayatım ve uğraşlarım bence gerçek değildir. Onlar sadece benim hayatım ve uğraşlarım. Ama şimdi yazmaya kapıldım. Ve hayatımı bu anlatıya taşımaya cüret ederek gerçeği söylemek gibi dehşetli bir sorumluluğu üstleniyorum. Üstlendiğim bu anlatının güç bir iş olduğu kanısındayım; kendim hakkında doğruyu söylemek ve 'ne oldu', 'neler yaşandı' gibi gerçekleri dürüstçe anlatmakta zorlandığım için değil ama; ısrar ederken, kışkırtırken, kandırırken, başkasını değiştirirken gösterişçi bir tavırla gerçeği aktarmakta zorlandığım için."
Gerçek yok aslında. Onu biz yaratıyoruz. Gerçeğin oluşması için iletişim gerekiyor. Tek başına hiçbir anlamı yok. Çünkü zaten yok. Kendi içinde yaşadığın gerçek? Hımm. Gerçeği yazarak yaratıyor, okuyarak keşfediyor, konuşarak paylaşıyoruz; birlikte oluşturuyoruz. Korkuların üstüne gittikçe gerçekler de açığa çıkıyor.
Çarşamba, Şubat 07, 2007
Cesaret ve korku
Asosyalite. Kendi mutsuzluğumuzu konuşarak farklı bir şeye çevirdik. Şu anda gayet iyi hissediyorum sanırım. Elemanlar da çok yakın davranıyorlar. Özel yapım fındıklı votka ikram ettiler bize. Shotlarımızı saklıyoruz. Hep beraber içmek için. Biraz da kendimize gelmek için bekledik aslında. Kafalar gayet iyi çünkü. Kahve içme serüvenimiz. Hiçbirimiz böyle bir gece planlamıyordu eminim ki. Neler neler konuşuldu. Neler konuşulmadı ki? Meğerse ne dertlerimiz varmış. (Bir önceki noktayı koymak istemedim kalem sürttü.) içimizde. Bu samimi ortamı başka bir zamanda başka bir yerde oluşabilir mi bilemiyorum. O ne keskin kokudur. Sakladığımız votkaların değeri gitgide artıyor sanki. Off. Hayat bu kadar güzel mi ki acaba? Eve nasıl gideceğimizin dışında bir problemimiz yok şu an. Hobarey.
Cumartesi, Şubat 03, 2007
Gunes
Etrafta tek başına olup da mutlu görünen bir insan yok. Genelde hüzünlüler. Aynen şu güneş gibi. Yoğun bulutların arasından sıyrılıp yüzümü aydınlatan güneş. Birkaç dakikalığına.Sonra yeniden bulutların arasında kayboluyor.
Bulutların arkasına saklanıyor.
Bulutlar tarafından engelleniyor.
Hepsi bir yalan aslında. Bulutlar olmasa da... Güneş, bulutlardan kurtulsa da ısıtmıyor. Sadece göstermelik. Birazcık ışık, o kadar. Bütün bunlar bir tuzak. Başka bir ilüzyon. Buna rağmen güneşe ulaşma arzusu. Kendini gösterince içimde beliren, her defasında daha sonra buruk bir tat bırakacak olan mutluluk hissi.
Güneşe çıkmadan geceyi beklemek de bir tercih. Orada sahtelik yok. Ya da başka bir mevsim, başka bir güneş. Daha gerçek, daha samimi.
-Efendi oğlum bi cigaran var mı?
Tıpkı deniz gibi. Rüzgâr, dalgalar. Herşey berrak orada. Tüm ruh hâlini dışarıya yansıtıyor. Kuşlarla da dost. Özgürlük.
Perşembe, Şubat 01, 2007
Tuhaf
Düşünmek. Davul. Dilimlemek. Epey kelime varmış. Donnie Darko. Diferansiyel. Dolmak. Dolanmak. Dolambaç.
Çok anlamsız. Her an anlamlı mı olmalı? Anlamsız zamanlar canımı sıkıyor. İnsanlar çok tuhaf. Ben de öyle. Garipsiyorum. Bir anda her şeyin bu kadar değişmesi. Eskiden komik geliyordu. Komik bir anlamsızlık. İronik. Hâlâ anlamsız geliyor. Dünkü ben kayboldum. Fantastikliğim gitti, akışım kayboldu.
Nedenini çözemiyorum. Anlam veremiyorum. Akışa nasıl girdiğimi de bilmiyorum. Çok da kurcalamadım. Mutlu olduğum o ânı sorgulamadım. Peki bu karanlığa nasıl düştüm yeniden? Dış etkenler? Pek sayılmaz. Savunma mekanizmam oldukça gelişti. Artık onlardan etkilenmiyorum bile. İşyerinde ne kadar yoğun olursam olayım, bu beni etkilemiyor. Onları alaya alıp bir şekilde yetiştiriyorum. Bu yönden kendimi oldukça geliştirdim. Şimdiye kadar hiç ciddi bir sorun olmadı. Bu sâyede sıkıntı oluşmasına izin vermeden kısa sürede hallediyorum.
İç dinamikler. Onlar olmalı. Akışa girip çıkmadaki anahtar orada gizli. Duygusallık. Duygulardaki değişimler. Kontrolsüz. Anlaşılmaz ve keskin değişimler. Herhangi bir imge, ses, düşünce veya olay tarafından kolayca tetiklenebilen değişimler. Bir çeşit kelebek etkisi. Bu da bir tür dış etken sanırım. Yazmak iyi geliyor. Zor ve tuhaf.
